|
MESLEK, ETİK VE MEDYA
Hiç kimse kendini, mesleğini, meşrebini, inancını, siyasi görüşünü savunduğu için yerilemez. Gene hiç kimse, meşru mücadelesinden dolayı da ayıplanamaz. Avukatlık mesleği veya savunma kurumu anayasal bir kurum ve işlevi açısından da bir kamu hizmetidir. Baroların bir meslek teşkilatı olduğu ve siyasi bir işlevinin olmadığını belirtmeye gerek yoktur.
Her zaman, hangi meslekten ve cinsiyetten, ırktan ve milletten olursa olsun, insanların hukuk dışına çıkabileceği öngörülmüş ve ihlallere ilişkin düzenlemelere gidilmiştir. Böylesi durumlarda, hem meslek kuruluşu hem de genel yargı kurumu devreye girmektedir. Yani, kamu hizmeti gören ve kendilerine böylesine önemli görevler tevdi edilmiş bulunan kişilerin yanlışları daha katı ve ağır yaptırımlara bağlanmıştır.
Buna rağmen, halkımızın ve basınımızın bazen bilgisizlikten ve bazen de kişisel nedenlerden dolayı; şikâyet ve hak arama yollarına başvurma yerine, bir olay ve bir kişinin fiiliyatı etrafında yaygara kopararak, tüm meslek gurubunu ve müesseseye mensup bireyleri itham edici ve yıpratıcı beyanat verdikleri, basının da bu konuları haber yaptıkları görülmektedir.
Sorun, avukatlık mesleğini ve hukuken bu mesleğe yüklenmiş olan vazifeyi anlamamaktan kaynaklanmaktadır. Mesela; ...avukatları tabirleri; hem hedef gösterme, hem de olumsuz bakış açısına yansıtma bakımından anlamlıdır. Olayı bu şekilde anlayanların hukuktan, savunmadan, mahkemeden ne anladıklarını onlara sormak lazımdır. Bu mantıkla hareket edilirse; hırsızın avukatını hırsız, katilin avukatını katil olarak algılamak lazımdır. Böylesi bir mantığın sakatlığı ve yanlışlığı ortadadır. İzaha muhtaç ta değildir.
Suçlar ve cezalar şahsidir. Kim suç işlemişse onu yargılamak veya ayıplamak bir hak olmakla beraber, onun şahsında ailesini, dindaşlarını, meslektaşlarını, ırkdaşlarını, hemşerilerini gündeme getirmek, onları ayıplamak veya onlara bir kusur izafe etmek hukuki ve ahlaki değildir. Bunu yapanların hangi menfaatleri gözeterek, toplumun hangi maslahatına binaen bunu yaptıklarını sorgulamak bizim de hakkımızdır.
İstatistiklerin bize öğrettiğine göre; her meslek ve guruptan, her yöre ve memleketten, her yaş ve cinsiyetten insanların suç işlediklerini, hukukun dışına çıktıklarını, çıkabileceğini görmekteyiz. İstismar, ehliyetsizlik, lakaytlık her meslek gurubundaki, herhangi bir fert tarafından sergilenebilir veya bu vasıflara haiz olabilir. Bundan hareketle müesseseleri yıpratmak, meslekleri kötülemek; toplumun güvenini yıkar ve kimsenin kimseye saygısı kalmaz. Böylesi bir zihin yapısıyla, meseleleri ele alış tarzıyla hareket etmenin sonucu; toplumda ne öğretmene, ne doktora, ne avukata, ne siyasiye, ne memura, ne işçiye, ne kadına, ne de erkeğe karşı bir güven, itimat kalmaz.
Hâlbuki herkesi iyi, masum, güvenilir bilmek esastır. Hukuka, beyana, belgeye güvenmek de esastır. Netice itibariyle şunu da bilmeliyiz ki; hiç kimse hatadan, bilerek veya bilmeyerek yanlıştan beri değildir. Kişi önce kendini yargılamalı, kendi vicdanında aklanmalıdır. Elimizin altındaki imkânları hayır için, insanların iyiliği için kullanmalıyız. Tahrip için, tefrika için, bozgunculuk için kullanmamalıyız. Hepimizin hem kendimize, hem de başkalarına karşı vazifeleri vardır. Herkesin onurunu kendi onurumuz, başkalarının namusunu kendi namusumuz bilmeliyiz.
Hele kendini daha dindar, daha inançlı görenlerin yükü daha ağırdır. Bu iddiadaki insanların yaptıkları hatalar, inançlarına fatura edilirse, mesuliyetleri daha da ağır olur. Zira Kâinatın İftihar kaynağı, gözümüzün nuru ve yüce insan Peygamberimiz ( SAV ) ; " kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz" diye buyurmaktadır.
Mal-mülk, makam-mevki, şan-şöhretin tümü geçicidir. Uzun ömürlü olan; iyilik, güzellik, insanlık, adalet, insaf, merhamet, sevgi ve insanlara hizmettir. Bir insanın veya topluluğun hatasını nimet bilmek erdem değildir. Erdem olan şey ve tavır; yanlışların izalesi için diyaloga girmek, güzellikleri paylaşmak, çekişmemek, yardımlaşmaktır. İyilikte yarışmalıyız, kötülükte değil. İyilik ve kötülüğün tarifini de ben-sen değil, adalet terazisi ve vicdanımızın kaynağı olan ilahi sevgi ve onun dış dünyaya yansıyan hali olan tabii hukuk belirler.
Affetmek, hataları görmezlikten gelmek, daima ıslah için uğraşmak, kâmil insanların işidir. İsa ( AS) ile zina isnadıyla kendisine getirilen masum(!) kızın hikâyesi ne de öğreticidir. Zamanın Yahudi âlimleri ve din adamları kendisine zina isnat edilen bir kızı getirirler ve yargılamasını talep ederler. Güya, bu taktikleri ile onu sıkıştıracak ve çelişkiye düşürecekler. Kızı salıverirse, Musa'nın şeriatına ihanetle, cezalandırırsa sevgi peygamberi olduğuna dair iddiasına halel getireceklerini hesaplamaktadırlar.
İsa (AS) 'in önerdiği yol hem öğretici hem de özü bozuk din adamlarını mahcup edecek cinstendir. Der ki; içinizden kim günahsız ve masum ise ilk taşı atsın. Sonuç, hüsran. Bir müddet sonra kimsecikler ortalıkta kalmaz; İsa ve kızcağız dışında. O yüce insanın dediği şu; kızım git, istiğfar et! Derinlemesine düşündüğümüzde, hiçbirimiz ilk taşı atabilecek masumiyette, yürekte ve birikimde değiliz. O halde, saygı ve sevgide kusur etmeyelim. MESLEK ZIRHINI VE MEDYA SİLAHINI BIRAKIP, AHLAKTA ( ETİK ) BULUŞALIM.
Av.Sıdkı ZİLAN
|